23 Mayıs 2016 Pazartesi

New Scientist’teki Beş Yanılgı

New Scientist’teki Beş Yanılgı

4 Haziran tarihli İngiliz bilim dergisi New Scientist'te, "Evolution: Five Big Questions" (Evrim: Beş Büyük Soru) başlıklı bir dosya yayınlandı. Dosya, evrim teorisini savunan beş ayrı bilim adamının; Michael Russell, Andrew Pomiankowski, George Turner, Paul Rainey ve Robin Dunbar'ın yazdığı beş makaleden oluşuyordu. Türkiye'de ise Cumhuriyet Bilim Teknik dergisi bu makaleleri tercüme ederek "Evrim ile İlgili 5 Soru 5 Yanıt" başlığı altında "yani söz konusu soruların "yanıtlanmış" olduğu izlenimini daha çok vermeye çalışarak" yayınladı.
Oysa gerçekte New Scientist'te yazılan makalelerin hiçbiri, ele aldıkları konuya "cevap" getiremiyorlardı. Öne sürülen tek şey, spekülasyondu.
Bunları tek tek ele alalım:

1) "Yaşam Nasıl Başladı?"

Evrimin cevaplaması gereken ilk soru yaşamın nasıl başladığı idi. Bu soruyu cevaplama girişiminde bulunan Michael Russell, öncelikle hayatın kökeni konusunda 20. yüzyıl boyunca ileri sürülen evrimci tezlerin geçersizliğini tek tek inceliyordu. Russell'a göre Miller Deneyi ile özdeşleşen "önce proteinler oluştu" senaryosu da, onun ardından popüler olan "RNA Dünyası" tezi de, yaşamın kökenini açıklamaktan uzaktı. Russell, "Bunların hiçbiri tarafından ikna edilmiş değilim" diyordu. Hayatın kökenine dair mevcut evrimci tezlerin hiç birinin anlam ifade etmediğinin bir itirafıydı bu.
Peki Russell'ın bir cevabı var mıydı? Varmış gibi yazmasına karşın, yazdıkları incelendiğinde ortada hiçbir cevap olmadığı açıkça görülüyordu: "Benim görüşüm o ki, hayatın kökeni biyolojik değil jeolojik bir konu" diyor ve sonra da ilkel dünyada "hayatın yapı taşlarını" biraraya getirebilecek bazı kimyasal ortamlar hakkında yorumlar yapıyordu. Russell'a göre okyanus sırtlarındaki asidik kaynaklar ya da okyanus zeminindeki alkalin sızıntıları yaşamın kökeni için ideal ortamlar olabilirdi. Özellikle de alkalin sızıntıları üzerinde duruyor, bu ortamlarda amino asitlerin, ribonükleik asitlerin ve şekerlerin sentezlenmiş olabileceğini ileri sürüyor ve "bunların nükleik asitleri polimerize etmiş ve amino asitleri RNA'ya veya peptidlere dönüştürmüş olabileceğini" iddia ediyordu.
Ancak bu jeo-kimyasal senaryonun hayatın kökenine dair evrimcilere kazandırdığı hiçbir şey yoktur.


New Scientist Dergisinde Evrim: Beş Soru başlığıyla yayınlanan dosyada evrimle ilgili sorulara sözde cevaplar veriliyordu. Ancak bu makalelerde de anlatılanlar, gerçekler yerine evrimcilerin her zaman başvurduğu spekülasyonlardı.
 

Olamaz da. Çünkü Russell'ın anlamazlıktan geldiği çok önemli bir gerçek vardır: Hayatın kökeni, hayatı mümkün kılan kompleks bilginin nasıl ortaya çıktığı sorusuyla ilgilidir. Canlı organizmalarda kullanılan basit organik moleküllerin -yani Russell'ın sözünü ettiği amino asitlerin, ribonükleik asitlerin ve şekerlerin - var olup olmaması, hiçbir önem taşımaz. Tüm dünyanın amino asitlerle ve diğer organik moleküllerle dolu olduğu gösterilse bile, yine canlı bir organizmanın kökeni hakkında hiçbir şey söylenmiş olunmaz. Bu, bir gökdelenin kendi kendine oluştuğunu iddia eden bir insanın, "bakın her yerde dört köşeli taşlar var, demek ki gökdelen bunların biraraya gelmesiyle kendiliğinden oluşmuş" gibi hayali bir "kanıt" öne sürmesinden farksızdır.
Cevaplanması gereken, DNA'da veya RNA'da kodlu olan genetik bilginin nasıl ortaya çıktığı, bu bilgiyi okuyan enzimlerin nasıl oluştuğu ve canlı bir hücreyi var eden diğer moleküler tasarımların nasıl var olduğudur. Russell'ın öne sürdüğü "jeoloji-merkezli bakış açısı" bunların hiçbirine en ufak bir açıklama getirmemektedir. Dolayısıyla hayatın kökeni sorusu evrimciler için cevapsız kalmaya devam etmektedir.

2) "Mutasyonlar Evrime Nasıl Yol Açamaz?"

Mutasyonlar, genetik bilgiyi bozan, canlılarda hastalıklara veya sakatlıklara neden olan olaylardır. Evrimcilerin iddia ettiği gibi, canlıları evrimleştirmeleri kesinlikle imkansızdır.
New Scientist'in beş sorusundan ikincisi budur. Ama aslında sorunun "mutasyonlar gerçekten evrime yol açar mı" diye sorulması daha tutarlı olurdu. Çünkü neo-Darwinizm'in iki mekanizmasından biri olarak öne sürülen mutasyonların "evrim" sağladıkları, yani canlılara yeni genetik bilgi kazandırdıkları bugüne kadar hiç gözlemlenmemiş, hiçbir kanıtına rastlanmamış bir dogmadan başka bir şey değildir.
Sorunun ve "cevabı"nın yazarı Andrew Pomiankowski'nin bu umutsuz konuda evrim adına bulduğu tek çare ise, hemen hemen tüm canlılarda yer alan ve genel vücut planını belirleyen Hox genler üzerinde spekülasyon yapmaktır. Bu genlerin varlığı bir gerçektir ve bunlara isabet eden mutasyonların canlılar üzerinde büyük morfolojik değişikliklere yol açtığı da bilinmektedir. Ama tüm bunların evrim teorisine kazandırdığı hiçbir şey yoktur. Çünkü Hox genler üzerinde gerçekleşen mutasyonların gözlemlenen etkisi de, diğer mutasyonlarınkiyle aynıdır: Genetik bilgi kaybı, deformasyonlar, sakatlıklar.
Hox genleri etkileyen mutasyonların evrim sağladığına, canlı türlerini geliştirdiğine ve yeni türler, sınıflar, takımlar, filumlar ürettiğine inanmak için, önce körü körüne evrim teorisine inanmak gereklidir. Konuya böylesi bir dogmatizmle değil de, ön yargısız olarak bakan herkes, ne Hox genlerdeki ne de genomun bir başka noktasındaki mutasyonların evrim sağlamayacağını görecektir.

3) "Yeni Türler Nasıl Oluşur?"

Bu soruyla ilgilenen George Turner, konuya bir dizi itirafla başlamaktadır:
"Yakın zamana kadar, türlerin nasıl oluştuğunu bildiğimizi sanıyorduk. İnanıyorduk ki, süreç hep popülasyonların tamamen izole olmasıyla başlar. Popülasyon bir tür ciddi genetik "darboğaz"dan geçtikten sonra oluşur; örneğin hamile bir dişi uzaktaki bir adaya sürüklendiği ve yavruları birbirleriyle çiftleştiği durumlarda.
"Kurucu etkisi" denen bu modelin güzelliği, laboratuvarda test edilebilmesiydi. Ama gerçekte, tutmadı. Evrimci biyologların en iyi çabalarına karşın, hiç kimse kurucu bir popülasyondan yeni bir tür yaratmanın yanına bile yaklaşamadı. Dahası, bildiğimiz kadarıyla, insanların az sayıdaki organizmayı yabancı ortamlara bırakmaları sonucunda da hiç bir yeni tür oluşmadı."
Bu, "türlerin kökeni" konusunda bir yüzyılı aşkın süredir korunmaya çalışılan Darwinist dogmanın iflasının itirafıdır. Önemli bir itiraftır.
Ancak Turner, tahmin edilebileceği gibi, Darwinizm'e inancını sürdürmeye kararlıdır ve yeni spekülasyonlar arayışı içindedir. Malzeme edindiği örnekler ise, Kanada göllerindeki stikcleback balıkları ve Afrika'nın büyük göllerindeki cichlid balıklarındaki "türleşme" örnekleridir. Ancak bunların hepsi, evrimci biyologların "mikroevrim" dedikleri, fakat herhangi bir evrimin söz konusu olmadığı, yani yeni bir genetik bilgi üretiminin gerçekleşmediği olaylardır. Bu olayda sadece mevcut bir türün farklı varyasyonları oluşur, canlılar çeşitlenip başka canlılara dönüşmezler. Varyasyonların "makroevrim" sağlamadığı, yeni organlar, yeni özellikler, yeni vücut planları ortaya çıkaramayacağı ise bilinen ve evrimciler tarafından da kabul edilen bir gerçektir. Dolayısıyla Turner'ın ele aldığı "türler nasıl oluşuyor" sorusu, evrimciler açısından cevapsız kalmaya devam etmektedir.

4 ve 5: Dogmanın Üzerine Yapılan Spekülasyonlar

New Scientist'te "beş büyük soru" olarak ele alınan soruların dördüncü ve beşincisi ise, evrimi zaten tartışmasız bir dogma olarak kabul etmiş kişilerin, bu dogmadan yola çıkarak yaptıkları spekülasyonlardır. Dördüncü soruda Paul Rainey "Evrim öngörülebilir mi?" diye sormakta, yani inandığı bu hayali sürecin belli bir yönü olup olmadığını sorgulamaktadır. Beşinci soruda ise Robin Dunbar hayali evrim sürecinin belli bir aşamasında Allah inancının ortaya çıktığını ileri sürmekte ve bu gerçek dışı iddiasına dayalı yorumlar yapmaktadır.

Sonuç:

İlginçtir ki, "evrimin beş büyük sorusu" başlığıyla teoriyi ele alan New Scientist, bugün dünyada teori aleyhinde eleştiri getiren bilim adamlarının gösterdiği kanıtların ve yaptıkları itirazların hemen hiçbirine değinmemiştir. Örneğin;
  • İndirgenemez kompleks yapıların kökeni nasıl açıklanabilir?
  • Tüm canlı filumlarının Kambriyen devirde aniden ortaya çıkması nasıl açıklanabilir?
  • Fosil kayıtları, neden Darwin'in öngördüğü ara formlardan tek bir tanesini dahi ortaya çıkarmamaktadır?
  • Canlılığın kökenindeki en önemli unsur olan "bilgi" nasıl açıklanabilir? gibi kritik sorular, New Scientist tarafından tümüyle görmezlikten gelinmektedir.
Ama bir tehlikeyi görmezlikten gelmek, onu ortadan kaldırmaz.

Evrimcilerin gerçekleri gözardı etmesi de Darwinizm'e yönelen tehlikeyi ortadan kaldırmaya yetmeyecektir. Çünkü evrimciler için bu tehlike doğrudan bilimin kendisidir. Darwinizm, bilimin ortaya koyduğu bulgular kullanılarak yıkılmaktadır ve Darwinist kaynakların taraflı yaklaşımının bunu gizlemesi mümkün değildir.

Hürriyet Bilim Dergisinin Yanılgıları

Hürriyet Bilim Dergisinin Yanılgıları

Hürriyet Bilim dergisi, Discover dergisinin insanın sözde evrimiyle ilgili bir dosyasını aynen tercüme ederek yayınlamış ve insanın maymun benzeri canlılardan geldiği masalını sanki bilimsel bir gerçek gibi göstermeye çalışmıştır.
Oysaki evrim masalının hiçbir bilimsel dayanağı olmadığı, Darwinizm'in sadece ateizm uğruna ayakta tutulmaya çalışıldığı bilinen bir gerçektir. Kimi evrimci bilim adamları bile, ellerinde bilimsel bir delil olmadığını, sadece materyalist felsefe nedeniyle bu teoriyi savunduklarını ifade etmekten çekinmemektedir. Örneğin evrimci antropolog Dr. Michael Walker, "Kabul etmeliyiz ki, birçok bilim adamı ve teknoloji uzmanının Darwin teorisini ikna olmasalar da onaylamalarının tek nedeni, bu teorinin Yaratıcı'nın varlığını reddetmesidir" demiştir.1

Evrim Masalının Tek Bir Kanıtı Bile Yoktur

"İnsanın evrimi" masalı da, evrim teorisinin diğer iddiaları gibi, sadece Allah'ın yaratışını kabul etmemek uğruna, hiçbir bilimsel temeli olmadan körü körüne savunulan bir hurafeden ibarettir. İnsanın iddia edildiği gibi maymun benzeri ilkel canlılardan evrimleştiğini gösteren hiçbir fosil ya da bir başka kanıt yoktur. Darwinistler 150 yıldır dünyanın dört bir yanını kazmakta ama umdukları fosillere hiçbir zaman ulaşamamaktadırlar. Çünkü yeryüzünde, umdukları gibi evrimsel bir süreç yaşanmamıştır. Evrimci fosil uzmanı David Pilbeam, bunu şöyle itiraf eder: "Farklı bir bilim dalından zeki bir bilim adamını getirseniz ve ona elimizdeki yetersiz delilleri gösterseniz, kesinlikle 'bu konuyu unutun; devam etmek için yeterli dayanak yok' diyecektir."2
İnsanın evrimi iddiasının hayali olduğunun önemli bir göstergesi, bulunan yeni fosillerin iddiayı desteklemek yerine çelişkili hale getirmesidir. ABD'nin en önde gelen paleontologları arasında yer alan Harvard Üniversitesi'nden Niles Eldredge ve Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nden Ian Tattersall, bu konuda şu önemli yorumu yapmışlardır:
Canlıların evrimsel tarihlerinin bir keşif meselesi olduğu düşüncesi, bir efsanedir. Eğer öyle olsaydı, ne kadar çok fosil bulursak, insanın evrimi hikayesinin de o kadar açık hale gelmesi gerekirdi. Oysa eğer bir şey olduysa, bunun tam tersi olmuştur.3
Konunun uzmanı olan diğer pek çok evrimci de, aslında savundukları teori hakkında son derece kötümser düşüncelere sahiptirler. Örneğin Nature dergisinin bilim yazarı Henry Gee, "insanın evrimine dair fosil "kanıtı" hiç yoktur ki küçük bir kutuya sığsın" der ve şöyle devam eder:
Ata-torun ilişkilerine dayalı insan evrimi şeması, tamamen gerçeklerin sonrasında yaratılmış bir insan icadıdır ve insanların ön yargılarına göre şekillenmiştir... Bir grup fosili almak ve bunların bir akrabalık zincirini yansıttıklarını söylemek, test edilebilir bir bilimsel hipotez değil, ama gece yarısı masallarıyla aynı değeri taşıyan bir iddiadır-eğlendirici ve hatta belki yönlendiricidir, ama bilimsel değildir.4  
Kısacası "insanın evrimi", gerçekte var olan bir şey değil, bir "insan icadı"dır. Bu masalı icad edenlerin tek amacı da, insanı Allah'ın yarattığı gerçeğini reddetmektir. (Allah' tenzih ederiz.)

Delil Olarak Gösterilen Kafatasları,
Soyu Tükenmiş Maymunlara ve Eski İnsan Irklarına Aittir

Peki Hürriyet Bilim'de sözü edilen kafatasları nelerdir? Bu fosiller kimlere aittir?
Bu kafataslarının bir kısmı (Australopithecus ve H. habilis olarak adlandırılanları) soyu tükenmiş bazı maymun türlerine aittirler. Diğerleri ise (H. ergaster, H. erectus olarak adlandırılanları) eski çağlarda yaşamış farklı insan ırklarıdır. Bugün nasıl bazı insan ırklarının kendilerine özgü iskelet ve kafatası yapıları varsa, geçmişteki bu ırkların da bazı kendilerine özgü yapıları vardır. Ama bunların hepsi de bizim gibi insandır. Zaten yapılan arkeolojik çalışmalar, söz konusu en eski insan ırklarının da kültüre sahip olduklarını göstermiştir.
Evrimciler, kendi ön yargıları gereğince, soyu tükenmiş maymunların ve bazı insan ırklarının kafataslarını ardı ardına dizerek bir hayali "evrim ağacı" oluşturmaya çalışmaktadırlar. Ama bilimsel kanıtlar buna da izin vermemektedir. Bulunan her yeni fosil, 100 yıldır savunulan hayali "evrim ağacı"nı biraz daha çökertmektedir. Bunu evrimciler de kabul etmektedir. Hürriyet Bilim de evrimin artık "çalıya benzediğini" yazmaktadır. Bu, "fosiller karmakarışık, buradan bir evrim şeması çıkaramıyoruz" itirafının farklı şekilde ifade edilişidir.

Medya Propagandasının İç Yüzü

Evrimciler, soyu tükenmiş maymunları ve bazı insan ırklarını kullanarak, hayali bir evrim ağacı oluşturmaya çalışmaktadırlar. Ancak, bilimsel deliller buna olanak tanımamaktadır.
Ortada gerçek bir "evrim süreci" olmadığı için, evrim teorisinin her detayı tartışmalı, belirsiz ve delilsizdir. Elde hiçbir kanıt olmadığı için, teorinin tek malzemesi, kendine inanmış kimselerin hayal gücüdür. Bu nedenle de evrimci uzmanlar birbirleri ile sürekli uzlaşmazlık ve çelişki içindedirler. Ancak Hürriyet Bilim gibi halka yönelik evrimci yayınlar, bu çelişkileri gizlemeyi ve evrim teorisini sanki bilim dünyasınca ortaklaşa kabul edilen bir gerçek gibi göstermeyi tercih ederler.
Evrim teorisinin içine düştüğü çıkmazı özenle gizler ve kitlelere hep "evrim teorisinin her gün yeni bir kanıtının bulunduğu"nu telkin ederler. Yale ve California Berkeley üniversitelerinde yüksek lisans ve doktora yapmış Amerikalı bir biyolog olan Jonathan Wells, "Evrimin İkonları: Evrim Hakkında Öğrettiğimiz Pek Çok Şey Neden Yanlış?" adlı 2000 yılı basımı kitabında bu propaganda mekanizmasını şöyle özetler:
"Toplumun geneli, insanın kökeni hakkındaki derin belirsizliğe dair bilimsel uzmanların yaptıkları açıklamalardan çok nadiren haberdar edilir. Bunun yerine, şu veya bu kimsenin en son teorisi ile besleniriz ve bize bizzat paleoantropologların bunun üzerinde anlaşamadıkları gerçeği aktarılmaz. Ve tipik olarak, teori mağara adamlarının veya "bol makyajlı" insan atalarının hayali resimleri ile süslenir... Görünen odur ki, bilimin hiçbir alanında bu kadar az bir malzeme üzerine bu kadar fazla bir kurgu yapılmamıştır.5

Bilim Yaratılışı Göstermektedir

Sonuçta, "insanın maymunlarla ortak bir atadan geldiği" şeklindeki evrimci hikayenin hiçbir bilimsel temeli olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim diğer bazı bilimsel bulgular, insanın dil, düşünce, zeka gibi özelliklerinin asla "evrim mekanizmaları" denen kör mekanizmalarla açıklanamayacağını, bu gibi özelliklerin insanı tüm canlılardan ayırdığını göstermektedir.
Kısacası bilim bizlere "İnsan tesadüfen oluşmuş bir hayvandan ibarettir" diye iddia eden evrim teorisinin geçersiz olduğunu göstermekte ve insanın bugünkü özellikleriyle "yaratılmış" olduğunu kanıtlamaktadır. Bu yaratılışın nasıl olduğu ise Allah'ın insanlara yol gösterici olarak gönderdiği Kuran-ı Kerim'de şöyle açıklanır:
Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir alak'tan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir; Ki O, kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediğini öğretti. (Alak Suresi, 1-5)

Hürriyet Bilim'in Evrim Masalı, "Bilmiyoruz" İtiraflarıyla Dolu

Evrimcilerin bilimsel delilleri olmadığı için, tek malzemeleri propagandadır.
Hürriyet Bilim kullandığı başlıklar ve spotlarda "insanın evrimi"ni adeta ispatlanmış bir bilimsel gerçek gibi göstermektedir. Ancak makale okunduğunda bu hikayenin hiçbir aşamasının bilimsel bir kesinlik taşımadığı, tüm aşamaların belirsiz olduğu kolayca görülmektedir.
Örneğin Hürriyet Bilim makalesinin "Niçin İki Ayağımız Üzerinde Yürüyoruz?" başlıklı kısmında, şu ifadeler dikkati çekmektedir:
Aslında eski hominidlerin yürüme şekilleri hakkında net bir şey söylemek zor... Kimse... kesin bir şey söyleyemiyor.
"Modern Akıl Nasıl Oluştu?" başlıklı kısımda ise şöyle denmektedir:
Bilim adamları hala modern aklın ortaya nasıl çıktığını bilmiyor...
Diğer kısımlarda da yine hep, belirsizlik taşıyan itiraflar dikkat çekmektedir:
Beyin boyutlarının niçin bu kadar büyüdüğü konusuna gelince... paleoantropologlar bunun nedenleri konusunda fikir birliği içinde değiller.
...Pek çok bilim adamı, alet kullanımının evrimi konusunda kesin bir değerlendirme yapamıyor.
Yıllardır bilim adamları Neandertallerin ve H. erectus'un niçin ortadan kalktığını araştırıyor... pek çok neden üzerinde duruldu. Ama bunların hiçbiri kesinlik kazanmadı.
Bu itiraflardan da anlaşıldığı gibi, ortada bilimsel kanıtlarla gösterilmiş bir "evrim süreci" yoktur.
Hürriyet Bilim, itiraf ettiği belirsizliği, "Bilim böyle ilerler, yeni sorular ortaya çıkar ve cevap aranır" gibi bir mantıkla geçiştirmeye çalışmaktadır. Oysa buradaki mesele, bilimin yeni sorular ortaya çıkarması değil, bilimin evrim teorisinin hiçbir varsayımını desteklemiyor olmasıdır. Darwinist bilim adamlarının tüm çabalarına rağmen evrim lehinde kanıt bulamamalarının ve bu teorinin her alanının "belirsiz" kalmasının nedeni, teorinin tümüyle yanlış olmasıdır. Yeryüzünde evrim diye bir şey yaşanmadığı için, bunun yaşandığını varsayan her tez "belirsizlik" ve "çözümsüzlük" içinde kalmaktadır.

DİPNOTLAR

1. Quadrant, Ekim 1982, s. 44
2. Pilbeam, The Making of Mankind, London, 1981, s. 43
3. Niles Eldredge, Ian Tattersall, The Myths of Human Evolution, ss. 126-127
4. Henry Gee, In Search of Deep Time, New York, 1999, ss. 116-117
5. Wells, Icons of Evolution, 2000, s. 225

CNNTürk’ün Evrim Yanılgıları

CNNTürk’ün Evrim Yanılgıları


CNNTürk televizyonu, 2003 Aralık ayında, bir sonraki ay "İnsanın Evrimi" isimli bir belgesel film yayınlayacağını duyurdu. Belgeselin tanıtım spotlarında maymun-adam kostümleri giymiş oyuncuları ekrana taşıyan CNNTürk, insanın atalarının bu gibi "maymun-adamlar" olduğunu savunan evrim teorisini sahipleniyordu böylece.
Fosilleri inceleyen her evrimci, kendi hayal gücünün genişliğine bağlı olarak farklı senaryolar üretebilmektedir.
Oysa evrim teorisinin; daha yerinde bir deyimle Darwinizm'in iddiaları, bugün farklı bilim dallarından gelen pek çok kanıt ile çürütülmüş durumdadır. Bu gerçeği dile getiren çeşitli dallardan bilim adamları, Darwinizm'in; Freudizm ya da Marksizm gibi tarihin çöplüğüne atılma yolunda olduğunu belirtmektedirler. Örneğin Darwinizm'i eleştiren önde gelen isimlerden biri olan California Berkeley Üniversitesi profesörü Phillip Johnson, "Bu teorinin yıkılışının 21. yüzyılda mutlaka gerçekleşeceğini" vurgulamaktadır.1 Johnson ve daha pek çok bilim adamı, hayatın kökeninin Darwinizm'in iddia ettiği gibi "rastlantısal evrim" değil, Allah'ın yaratışı olduğunu açıkça ifade etmekte ve bu konuda kesin kanıtlar ortaya koymaktadırlar.
CNNTürk yöneticileri ise, bu önemli gelişmeleri göz ardı ederek gerçekleri gizlemektedirler. Bunun en önemli kanıtlarından biri, söz konusu kanalda, gerçekte Darwinizm'in son yıllardaki en yüzeysel propagandalarından biri olan, "İnsanın Evrimi" (orijinal ismi Walking With Cavemen) belgeselinin "bilimsel bir gerçekmiş" gibi ekranlara taşınmasıdır. Oysa bir BBC ve Discovery Channel ortak yapımı olan söz konusu belgeselin yüzeyselliği, evrim teorisini kabul edenlerce bile ifade edilmektedir. The Sunday Telegraph gazetesinde yapılan bir yorumda, Walking With Cavemen için şöyle deniyor:
İçinde gerçek olmayan bir gerçeksel film. (A factual programme without facts)2
Bu bölümde CNN Türk ekranlarında yer alan söz konusu belgeselin neden çarpıtmalarla, bilimsel hatalarla dolu, içi boş bir "Darwinizm propagandası" olduğunu inceleyeceğiz. Amacımız, evrim teorisinin bilimsel dayanaklardan tümüyle yoksun bir dogma olduğunu bir kere daha göstermektir.

"Maymun-Adamlar"ın İç Yüzü

İnsanın Evrimi (Walking With Cavemen) belgeselinin en dikkat çekici yönü, izleyici üzerinde sözde "Evrim vardır" etkisi oluşturmak için maymun-adam kostümleri giydirilmiş aktörlerin varlığıdır. Belgeselin neredeyse tümünde farklı türlere ait hayal ürünü "maymun-adamlar"ın bedenleri, dahası bunların sosyal yaşamları hatta duyguları ve hırsları, izleyiciye tarihsel bir film havasında aktarılmaktadır.

Kemik Parçalarından Yola Çıkılarak Kurgulanan Hayal Ürünlerine
Bir Örnek...
Evrimciler birkaç kemik parçasından yola çıkarak yanda görülen resim gibi hayali çizimler yaparlar. Oysa birkaç kemik parçasına dayanılarak bu resimdeki detayların tespit edilemeyeceği bilimsel bir gerçektir.
Oysa gerçekten böyle canlıların var olduğuna dair elde somut tek bir tane bile bilimsel kanıt yoktur! Nitekim belgesel de, bilimsel kanıtlardan değil, evrim teorisinin varsayımlarından yola çıkılarak hazırlanmıştır. Bunu şöyle izah edebiliriz:
1) Belgeselde canlandırılan Australopithecus afarensis (Lucy), Homo habilis, Paranthropus boisei, Homo rudolfensis, Homo erectus, Homo heidelbergensis gibi sınıflamalara ait fosil kalıntıları, çok az sayıda ve belirsizdir. Örneğin Homo habilis'e ait fosil kalıntıları, birkaç kafatası parçası ve birkaç iskelet kemiğinden ibarettir. Bunlardan yola çıkılarak bir canlının nasıl bir yaşam sürdüğü, ne gibi işlerle uğraştığı, ne tür aletler kullandığı, neler yediği gibi detayların belirlenmesi mümkün değildir. Nature dergisinin editörü Henry Gee'nin 2001 yılındaki bir makalesinde belirttiği gibi, "İnsanın evrimsel tarihi ile ilgili fosil kanıtları dağınıktır ve birbirinden çok farklı yorumların malzemesi olabilir."3 Nitekim, CNNTürk'te yayınlanmış olan Walking With Cavemen belgeselinde de, sadece Darwinizm'in ön kabullerine uyan yorumlar yapılmış, evrimci yorumlara uymayan, ancak çok açık olan bilimsel gerçekler izleyicilerden gizlenmiştir.
2)      İnsanın kökeni hakkındaki fosil kayıtları başta da belirttiğimiz gibi çok zayıftır, birkaç kemik parçası Walking With Cavemen belgeselinde tasvir edilen "maymun-adam" portrelerini destekleyemez. Söz konusu fosiller sadece kemik parçalarıdır ve kemik parçalarına bakılarak bir canlının derisinin tüylü olup olmadığı; burnunun, gözlerinin, dudaklarının veya kulaklarının şekli hakkında bir karara varılamaz. Walking With Cavemen belgeselinde, tespit edilmesi oldukça zor olan söz konusu "yumuşak dokular", tamamen keyfi bir biçimde Darwinizm'in ön kabullerine göre şekillendirilmiştir.
3)      Walking With Cavemen belgeselinde gösterilen "sosyal" sahneler ise tamamen hayal ürünüdür. Elbette hiç kimse 5 milyon yıl önce yaşamış bir maymun türünün bireyleri arasındaki kavgaları, hırsları ya da aile yaşamı hakkında bir şey bilemez. Belgeselde bunlara büyük ağırlık verilmiş, kimi zaman izleyiciyi duygusal olarak etkilemeyi amaçlayan "dramatik" sahneler bile canlandırılmış, bu hayali sahnelerle "maymun-adamlar" safsatasının izleyicinin zihnine kazınması hedeflenmiştir.
Bu genel uyarılardan sonra, Walking With Cavemen belgeselini akışına uygun olarak inceleyelim ve bu programın gerçekte bir belgesel değil, bir propaganda filmi olduğuna birlikte tanık olalım.

Birinci Bölüm: İnsanlaştırılmak İstenen Maymunlar

Lucy Efsanesi Hakkındaki Propaganda ve Gerçekler

CNNTürk'ün yayınladığı belgeselde Australopithecus "insanın ilk atası" gibi gösterilse de, bilimsel bulgular bu türün insanla hiçbir benzerliği olmayan, soyu tükenmiş bir maymun olduğunu kanıtlamaktadır.
Walking With Cavemen belgeseli, Darwinistler açısından son 30 yılın en gözde fosillerinden biri olan Lucy'i ele alarak başlamaktadır. Belgeselde Australopithecus afarensis türüne ait bir birey olan Lucy ve ait olduğu türe ait pek çok hayali "tüylü maymun-adam" canlandırılmakta ve bunların, insanın ilk atası oldukları ileri sürülmektedir.
Oysa; hem Lucy hakkındaki bu iddia on yıllardır evrimciler arasında bile tartışma konusudur hem de son birkaç yıl içinde elde edilen yeni bulgular Lucy efsanesine büyük bir darbe vurmuştur.
Lucy Masalı Artık Tarihe Karıştı: Elveda Lucy
Lucy olarak isimlendirilen ve 1974 yılında bulunduktan hemen sonra iki ayaklı ilan edilerek, insanın atası olarak tanıtılan fosili inceleyen iki ünlü evrimci anatomist Solly Zuckerman ve Charles Oxnard bu iddiayı reddetmiş ve canlının yürüyüşünün ve anatomisinin insana kesinlikle benzemediğini, bunun bir maymun türü olduğunu söylemişlerdi. İlerleyen yıllarda Lucy'nin herhangi bir maymun türü olduğu kesinlik kazandı ve Science & Vie dergisinin kapağında da yazıldığı gibi, evrimciler Lucy'e "Elveda" demek zorunda kaldılar. Lucy, diğer birçok fosil gibi, evrimcilerin taraflı yorumlarına ve fosilleri nasıl ön yargılarına göre değerlendirebildiklerine bir örnektir.
 
Lucy hakkındaki bu gerçekleri daha önce de birçok çalışmamızda açıklamıştık. Kısaca tekrar özetleyelim: Sözü edilen canlı; iskeleti, beyin hacmi, kafatası yapısı gibi kriterler açısından günümüz şempanzelerine çok benzeyen soyu tükenmiş bir maymun türüdür. Evrimcilerin bu tür ile insan arasında bağlantı kurmaya çalışmasının tek sözde dayanağı, Lucy'nin biz insanlar gibi dik yürüdüğü iddiasıdır. Oysa bu iddianın gerçek olmadığını gösteren önemli kanıtlar vardır:
1) Lucy, 1974 yılında bulunduktan hemen sonra iki ayaklı ilan edilmesine rağmen o yıllarda bu fosili inceleyen dünyaca ünlü iki evrimci anatomist, Solly Zuckerman ve Charles Oxnard, bu iddiayı reddetmiş ve canlının yürüyüşünün insanlarınkine benzemediğini vurgulamışlardır. O zamandan bu yana Zuckerman ve Oxnard'ın itirazı önemini korumaktadır.
2) Yeni bulgular Zuckerman ve Oxnard'ın görüşünü doğrular niteliktedir. Australopithecus'un pelvis kemiği üzerinde 2000 yılında yapılan son inceleme, kemiğin insanlarınkinden çok daha farklı olduğunu ve insan benzeri bir yürüyüş modeline sahip olmadığını göstermektedir.4
3) Aynı yıl Lucy'nin ön kolları üzerinde yapılan bir inceleme, canlının ellerinin klasik bir "knuckle-walker" anatomisinde olduğunu göstermiştir.5"Parmak boğumu yürüyücüsü" anlamına gelen bu ifade, yürürken ellerinin boğumlarının da üzerine basan, yani aslında dört ayaklı yürüyen maymunların hareket şeklini tanımlar.
4) Lucy'nin ve tüm Australopithecus türü maymunların iç kulak kanallarındaki denge sistemi üzerinde yapılan inceleme, bu canlıların insanlar gibi dik yürümeye elverişli bir denge sistemine sahip olmadıklarını kanıtlamıştır.6
Kısacası, Lucy'nin (A. afarensis) veya diğer Australopithecus türlerinin insanlar gibi dik yürüdükleri tezi kanıtlardan yoksundur. BBC  her ne kadar Walking With Cavemen belgeselinde bu konuyu ispatlanmış bir gerçek gibi sunsa da, belgeselle ilgili internet sitesinde, bu konuda evrimci uzmanlar arasında da anlaşmazlık olduğu belirtilmektedir.7 Yine aynı sitede kabul edilen bir gerçek, Lucy'nin yürüme şeklinin günümüz orangutanlarının yürüyüşüne çok benzediğini ortaya çıkaran bulgulardır.
Yani Lucy'nin dik yürüdüğü iddiası, evrimci bir spekülasyondan, zorlama bir yorumdan başka bir şey değildir.
"Dik yürüme" iddiası dışında da, zaten bu canlıları bildiğimiz maymunlardan ayıran hiçbir şey yoktur.
Dolayısıyla bu canlılar sadece soyu tükenmiş bir maymun türüne aittirler. Onları "insanın atası" olarak tanımlamak, bilimsel değil, tamamen ideolojik bir tercihtir.
1. İnsan ve maymun ayakları arasında büyük anatomik farklılıklar vardır. Maymunların ayak parmakları daha uzundur ve insan ayağındaki kemer, maymunların ayaklarında yoktur. 2. İnsanların üst bedeni dik durur ve insanlar iki ayak üzerinde dik yürürler. Bu özel bir hareket şeklidir. Maymunlar ise, üst bedenlerini öne doğru eğerek yürürler ve ekstra destek sağlamak için kollarını kullanırlar. Bu, insanlarla maymunlar arasında doldurulamaz bir anatomik boşluktur ve insanın evrimi masalını tümüyle geçersiz kılmaktadır. 3. Bu resimlerde de görülebileceği gibi, maymun elinde insan elinin çok önemli bir özelliği olan uzun ve hareketli baş parmak bulunmaz. Sadece bu farklılıklar dahi, insanlarla maymunların ortak bir atadan evrimleştikleri hikayesinin imkansızlığını göstermek için yeterlidir.

"Fosil Yok, Ama Yaşadığını Biliyoruz!"

Nitekim Walking With Cavemen belgeseli de doğaya bilimsel değil ideolojik gözle bakmaktadır. Belgesel, bilimsel kanıtları analiz etmek yerine, bunları Darwinizm'e uydurmaya çalışmakta, bazı noktalarda ise tamamen hayali canlıları varsayarak, teorinin açıklarını gizlemek için çabalamaktadır.
Bunun açık bir itirafını programda da duymak mümkündür. Programın ilk bölümünde, Australopithecus'tan söz edildikten sonra, bu canlıların atası olduğu varsayılan bir başka türden söz edilmekte ve şu ilginç yorum yapılmaktadır:
"Hiçbir zaman bu gizemli maymunlara ait bir fosil bulamadık. Ama yine de onlar hakkında birkaç kritik şey biliyoruz. Modern maymunlar gibi etrafta dolaşmak için ellerini ve ayaklarını kullandıklarını biliyoruz."8
Eğer hiçbir fosil yoksa, bu sözde "atasal maymunların" yaşadığı nereden bilinmektedir? Çok açıktır ki bu "bilme"nin kaynağı, herhangi bir bilimsel bilgi değil, Darwinizm'e olan körü körüne inançtır. Belgesel yapımcıları, insanın maymunsal atalardan evrimleştiğine dogmatik bir biçimde inanmakta, delilleri buna göre yorumlamakta, delil olmadığında ise onu varsaymakta sakınca görmemektedirler.
En büyük sorun ise, bu varsayımı izleyicilere "bilgi" olarak sunmalarıdır. Bunun adı propagandadır.

Çürütülmüş Bir Hikaye: "Ormanlar Kurudu, Savanlar Çoğaldı"

Walking With Cavemen belgeseli, Australopithecus'un dik yürüdüğünü iddia ederken, bu dik yürüyüşün nasıl ortaya çıktığını açıklamaya da çalışmaktadır. Bu konuda anlatılan hikaye ise, on yıllardır evrimci kaynaklarda tekrarlanıp duran klasik hikayedir. Hikayeye göre; 8 milyon yıl kadar önce Afrika'nın tümü ormanlarla kaplıyken iklim değişmiş, kuraklık başgöstermiş ve çoğu yerde ormanların yerini savanlar (yüksek otlarla dolu kurak araziler) almıştır. Otlar arasında iki ayaklı olarak yürümek sözde daha "avantajlı" hale geldiği için Australopithecus türü maymunlar, sözde bu yeni ortama göre evrimleşmişlerdir.
Öncelikle evrimcilerin sıklıkla başvurmak zorunda kaldıkları bu hikayenin bilimsel temelden tamamen yoksun olduğunu belirtmek gerekir; çünkü gerçekte doğal ortamdaki bir değişim, canlıların vücut yapısını etkilemez. Bunun aksine inanmak, Lamarckizm'dir ve bunun bir hurafe olduğu bir yüzyıldır bilinmektedir. Canlıların vücut yapısı genleri tarafından belirlenir, genler de dışarıdaki iklime, bitki örtüsüne göre değişmezler.


Bir Evrim Masalı
Evrimcilerin en klasik hikayelerinden birine göre, ormanlar yok olmaya başlayınca, maymunlar ağaçlardan inmek zorunda kaldılar ve nasıl olduysa birden dik yürümeye başladılar... Hiçbir bilimsel delile dayanmayan bu hikaye yüzde yüz hayal gücünün ürünüdür.
 



Peki evrimciler "savanlarda dikleşen maymun" hikayesini nasıl olup da savunmaktadırlar? Bunu savunurken yaptıkları -ama pek dile getirmedikleri şey- aslında söz konusu maymunlara, onların iskeletlerini dikleştirecek birtakım "mutasyonlar"ın isabet ettiğine inanmaktır. Bugüne kadar hiçbir canlıya anatomik bir yarar sağlamadığı, aksine önemli zararlar verdiği bilinen mutasyonların, adeta sihirli bir değnek gibi, maymun iskeletine "rötuş"lar yaparak onu dikleştirdiği gibi akıl ve mantıktan tamamen uzak bir inanca sahiptirler. Fransa'nın 20. yüzyıldaki önde gelen doğa bilimcilerinden biri sayılan zoolog Paul Pierre Grassé, kendisi de bir evrimci olmasına karşın, söz konusu Darwinist inancı şöyle eleştirmiştir:
Mutasyonların, hayvanların ve bitkilerin ihtiyaçlarının karşılanmasını sağladığına inanmak, gerçekten çok zordur. Ama Darwinizm bundan fazlasını da ister: Tek bir bitki, tek bir hayvan, binlerce ve binlerce tam olması gerektiği şekilde faydalı tesadüflere maruz kalmalıdır. Yani mucizeler sıradan bir kural haline gelmeli, inanılmaz derecede düşük olasılıklara sahip olaylar kolaylıkla gerçekleşmelidir. Hayal kurmayı yasaklayan bir kanun yoktur, ama bilim bu işin içine dahil edilmemelidir. 9
İşin ikinci önemli yönü ise, söz konusu "savanlarda dikleşen maymun" hikayesinin temeli olarak gösterilen "ormanlar kurudu, savanlar çoğaldı" iddiasının son bilimsel bilgiler ışığında çürümüş olmasıdır! CNNTürk, 2000 yapımı Walking With Cavemen belgeselini izleyicilerine sunmaktadır, ama söz konusu belgeselin büyük yer verdiği bu hikaye hakkında Discover dergisinin Eylül 2003'teki sayısında ünlü Darwinist Carl Zimmer şu itirafta bulunmuştur:
Atalarımızın iki ayaklılara nasıl evrildiği sorusunun cevabı, on yıllardır berrak bir şekilde ortada gibi duruyordu. (Southern California Üniversitesi Antropoloji Kürsüsü profesörü) Craig Stanford, "Uzunca zamandır kabul edilen görüş, ormanlardan çıkıp savanlara hareket ettiğimiz veya yüksek otların üstünden etrafa bakmak ya da izole ağaç gruplarına ulaşmak için iki ayaklı hale geldiğimiz şeklindeydi" diyor. Ama son yıllarda yeni kanıtlar bu senaryoyu kuşkulu hale getirmiş durumda. "Uzun zamandır savunulan, zayıf bir hominidin ormanın güvencesini bırakarak tehlikeli savanlara gittiği ve burada yeni fikirlerle yaşayabilmek için ayağa kalktığı fikri güzel bir hikaye, ama büyük olasılıkla tamamen hayal ürünü" diyor Stanford. Araştırmacılar eski hominid bölgelerine daha yakından baktıklarında, çoğu, bu alanların aslında birer savan olmadığı, ama düşük veya yüksek yoğunlukta ormanlık araziler olduğu sonucuna varmış durumda.10
Dolayısıyla Walking With Cavemen belgeselinde binbir zahmetle çekilen "savanlarda gezdiği için dikleşen maymun" sahneleri de tamamen hayal ürünüdür. Böyle bir şeyin gerçekte yaşandığına dair hiçbir kanıt yoktur. Dolayısıyla CNNTürk'ün sözde "atalarımız" olarak lanse ettiği canlıların varlığına inanmak son derece mantıksızdır.

Paranthropus boisei ve Homo rudolfensis

Gerçekte soyu tükenmiş bir maymun türünden başka bir şey olmayan Australopithecus hakkındaki tüm hayal ürünü hikayelerden ve dramatizasyonlardan sonra, Walking With Cavemen belgeseli zamanda yolculuk yaparak günümüzden 2 milyon yıl öncesine gitmektedir. Bu zaman diliminde "hominid" (insanımsı) olarak sunulan üç tür vardır:
  • Paranthropus boisei
  • Homo rudolfensis
  • Homo habilis
Paranthropus boisei gerçekte bir Australopithecus türüdür. Yani kalın ve güçlü iskelet yapısıyla, küçük beyin hacmiyle, kafatasının tepesindeki kas tutunma çıkıntısıyla, günümüz gorillerine çok benzeyen soyu tükenmiş bir maymundur. İnsanla hiçbir ilgisi yoktur. Nitekim bu gerçek, belgeselde de kabul edilmektedir. Canlının "hominid" (insanımsı) olarak tanımlanması, Darwinist bir aldatmacadan başka bir şey değildir.
Homo rudolfensis'i ise bazı araştırmacılar Homo habilis sınıflamasına dahil etmeyi tercih ederler. Ellerinde bu sınıflamaya ait sadece kafatası vardır, ama hiç beden iskeleti yoktur. Bu belirsizlik nedeniyle olacak; Walking With Cavemen belgeseli de bu canlılar üzerinde fazla durmamakta ve asıl olarak Homo habilis'te yoğunlaşmaktadır. Belgeseldeki hayal ürünü iddialara göre, insanın Australopithecus'tan sonraki atası, Homo habilis adı verilen bu soyu tükenmiş türdür.
Gerçekler ise elbette ki çok farklıdır.

Homo habilis Hikayeleri ve Gerçekler

Öncelikle Homo habilis'i tanımlamak gerekir. "Homo" kelimesi biyolojide insanı ifade eder. Dolayısıyla evrimciler  Homo habilis, Homo erectus, Homo rudolfensis gibi farklı türlerin hepsinin insan "genus"u (türden bir üst sınıflama) içinde olduğunu kabul ederler; ancak evrimci teze göre Homo türlerinin erken örnekleri (yani H. habilis ve H. rudolfensis) hala yarı maymun anatomisindedir.
Gerçekte ise bu tanımlama ve sınıflandırmalar, maymundan insana uzanan bir hayali "evrim basamağı" oluşturabilmek için üretilmiş zoraki kategorilerdir.
Bu nedenledir ki, Homo habilis diye bir türün gerçekte var olup olmadığı, evrimciler arasında bile tartışma konusudur.
İtirazlar 1980'lerin başında başladı. Ünlü paleoantropologlar Bernard Wood ve Loring Brace, bu canlının "Homo" yani insan kategorisine dahil edilmesinin yanlış olduğunu, Homo habilis yerine, "alet kullanabilen Güney Afrika maymunu" anlamına gelen Australopithecus habilis olarak sınıflandırılması gerektiğini savundular.
Alan Walker ve Richard Leakey buldukları fosiller üzerine hikayeler üretmek üzereyken.
1994 yılında Amerikalı antropolog Holly Smith, Australopithecus, Homo habilis, Homo erectus ve Homo neandertalensis olarak sınıflandırılan türlerin dişleri üzerinde yaptığı analizlerle şu sonuca vardı:
Dişlerin gelişimi ve yapısı kriterine dayanarak yaptığımız analizler, Australopithecus ve Homo habilis türlerinin Afrika maymunlarıyla aynı kategoride olduklarını" göstermektedir.11
Aynı yıl Fred Spoor, Bernard Wood ve Frans Zonneveld adlı üç anatomi uzmanı, insan ve maymunların iç kulaklarında yer alan ve denge sağlamaya yarayan yarı-çembersel kanalların karşılaştırmalı analizini yaptılar. Spoor, Wood ve Zonneveld'in inceledikleri tüm Australopithecus ve dahası Homo habilis örneklerinin iç kulak kanalları günümüz maymunlarınınkiyle aynıydı.12
Bu alanda otorite sayılan Bernard Wood ve Mark Collard'un 1999 yılında Science dergisinde yayınlanan incelemeleri ise, Homo habilis ve Homo rudolfensis kategorilerinin hayali olduğunu, aslında bu kategorilere dahil edilen fosillerin Australopithecus sınıflaması içinde incelenmesi gerektiğini ortaya koydu. Wood ve Collard, "yeni bulgular, mevcut bulgulara getirilen yeni yorumlar ve paleoantropolojik kayıtlar üzerindeki kısıtlamalar, bu sınıflamaları Homo cinsine dahil etmek için kullanılan kriterleri geçersiz hale getirmektedir" dedikten sonra şu sonuca varmışlardır:
Dolayısıyla, H. habilis ve H. rudolfensis, Homo cinsinden çıkarılmalıdır... Şu an için, hem H. habilis'in hem de H. rudolfensis'in Australopithecus cinsine geçirilmesini öneriyoruz. 13
Wood ve Collard'ın vardıkları sonuç şudur: Walking With Cavemen belgeselinde "insanın maymunsu ataları" olarak canlandırılan türlerin, gerçekte insanla herhangi bir ilişkileri olduğunu gösteren hiçbir kanıt yoktur. Belgeselin ilk bölümünde gösterilen canlıların tümü, Australopithecus kategorisine dahil edilmesi gereken soyu tükenmiş maymunlardır.
1. Australopithecus Ve İnsan Beyni
2. İnsan Ve Maymun Ayaği
3. İnsan Ve Maymun Boynu
4. Maymun Kalça Kemiği
5. İnsan Kalça Kemiği
6. İnsan Ve Maymun Kalça Kemiği
Australopithecus Ve İnsan Beyni 
Australopithecus'un beyin hacminin küçüklüğü aynı zamanda bunların maymun olduklarının bir işaretidir.
İnsan Ve Maymun Ayaği
Maymun farklı bir açıyla uzanan baş parmağını kavrama için kullanır. İnsanlarda ise baş parmak diğer parmaklarla yanyana uzanır.
İnsan Ve Maymun Boynu 
İnsanın kafası, omurganın tepesinde dengededir. Maymunun kafası ise omurgasının üzerinde bir açıyla yer alır.
İnsan Ve Maymun Kalça Kemiği
İnsanların dik yürümeyi sağlayan kısa ve geniş leğen kemikleri vardır. Maymunlarınki ise uzun ve dardır.
Aslında Walking With Cavemen belgeselinin yapımcıları bile; belgeselde varlığı kesin bir tür gibi gösterdikleri  Homo habilis'in aslında insanımsı olmadığını itiraf etmektedirler. Belgeselin DVD'sinde yer alan "Fact Files" (Gerçek Dosyaları) bölümünde, Homo habilis'ten söz edilirken "bu başlıklandırma şu anda son derece tartışmalı" demektedirler. Ama evrimciler açısından "son derece tartışmalı" olan bu hayali canlıyı, sosyal hayatından aile içi ilişkilerine kadar canlandırıp ekranlara taşımakta ve izleyicilere empoze etmekte hiçbir sakınca görmemektedirler.
Homo habilis'in "insanımsı" sayılmasındaki en büyük etken ise, kullandığı varsayılan taş aletlerdir. Belgeselde bu konuya büyük vurgu yapılmakta ve taş aletler yontan H. habilis sahnelerine geniş yer verilmektedir. Oysa programın kritiğini yapan İngiliz yazar Paul Garner'ın da belirttiği gibi 14, H. habilis'in gerçekte bu aletleri kullandığını gösteren hiçbir kanıt yoktur. H. habilis fosillerinin bulunduğu bölgede bazı taş aletler bulunmuş ve bunlar hemen bu canlılara atfedilmiştir. Ancak bu, bir fil fosilinin yakınlarında bıçak bulunduğunda, bunun "fil yapımı bıçak" olduğunu kabul etmek gibi bir şeydir.

I. Bölümün Özeti

Gerçekte Walking With Cavemen belgeselinin birinci bölümünde gösterilen tüm canlılar, bugün soyları tükenmiş maymun türleridir. Bu türlerin bazıları geçtiğimiz on yıllar içinde "Homo" yani insan sınıflamasına dahil edilse de, bunun tümüyle zorlama bir yorum olduğu ve söz konusu canlıların yeniden Australopithecus sınıflamasına alınmaları, yani maymun olarak kabul edilmeleri gerektiği, bugün evrimciler tarafından bile kabul edilmektedir. Belgeselde anlatılan diğer hikayeler -örneğin Afrika'nın savanlaşması ve bunun sözde dik yürüyüşe yol açması- en son bilimsel bulgular tarafından çürütülen boş hikayelerdir.
Sonuçta, elde sadece zorla insanlaştırılmak istenen maymunlar vardır. Walking With Cavemen belgeselinin yapımcıları, bu maymunlara insansı sosyal hayatlar kurgulayarak ve insansı makyajlar yaparak Darwinizm propagandası yapmaktadırlar. Ama bilim onların aleyhinedir.
Bilim, biraz sonra inceleyeceğimiz gibi, yeryüzündeki ilk insanların hiçbir ataları olmadan, aniden ortaya çıktıklarını göstermektedir.

İkinci Bölüm: Maymunlaştırılmak İstenen İnsanlar

Aniden Ortaya Çıkan İnsanlar

CNNTürk belgeselinde Homo ergaster ve Homo erectus insanlarına yapılan makyaj ve sosyal yaşam tasvirleri, yarı-maymun mağara adamları izlenimi vermektedir. Oysa kanıtlar, bu insanları "ilkel" saymak için hiçbir neden olmadığını göstermektedir.
CNNTürk'ün "İnsanın Evrimi" adıyla yayınladığı Walking With Cavemen belgeselinin ikinci bölümünü izlemeye başladığınızda, bir önceki hayali maymun-adam tasvirlerinden oldukça farklı tiplemelerle karşılaşırsınız. Artık ekranda tüm vücudu tüylerle kaplı, maymunsu çığlıklar atan şempanze-goril versiyonları değil, dimdik yürüyen, vücutları tüylerle kaplı olmayan, iskeletleri bizden farksız insanlar vardır.
Bunun nedeni, "insanın evrimi" denen hikayeye dahil edilen fosil kayıtlarında, ilk insanların, insanlara özgü yapılarıyla aniden ortaya çıkmalarıdır. Walking With Cavemen yapımcıları bile, bu gerçeği fazla gizleyememiştir. (Gizlemek için yaptıkları birkaç "maymunlaştırma" rötuşunun neden geçersiz olduğunu az sonra inceleyeceğiz.)
İkinci bölümün başında ekranda görülen geyik avcısı insanlar, bilim adamlarının Homo ergaster sınıflamasına dahil ettiği insanlardır. Homo ergaster çoğunlukla Homo erectus'la aynı tür olarak kabul edilir; birbirlerine çok benzerler. Dikkat çekici olan, fosil kayıtlarında ortaya çıkan ilk insanlar olan bu kategorilerin, kendilerinden önce gelen sözde "insanımsılardan" (yani Australopithecus türleri ve H. habilis, H. rudolfensis gibi gerçekte Australopithecus olan zorlama olarak Homo cinsi gösterilenlerden) çok farklı olmalarıdır. Evrimci araştırmacı Hawks ve ekibi, Journal of Molecular Biology and Evolution dergisinde yayınlanan 2000 yılı tarihli makalelerinde kendileri açısından şaşırtıcı olan bu durumu şöyle özetlerler:
Biz de, diğer pek çok (uzman) gibi anatomik kanıtların yorumundan şu sonuca varıyoruz: Erken H. sapiens'ler (H. erectus ve H. ergaster'in), kendilerinden önce gelen veya onlarla eş zamanlı olan Australopithecuslardan hem iskeletleri hem de davranışları açısından neredeyse her yönden çok farklıydılar.15

Homo erectus ve Homo ergaster: Farklı İnsan Irkları

Resimde görüldüğü gibi Homo erectus ve Homo sapiens iskeletleri arasında hiçbir farklılık yoktur. Bugün artık Homo erectus'un da Homo sapiens gibi bir insan ırkı olduğu kabul edilmektedir.
Homo erectus ve Homo ergaster büyük ölçüde aynı anatomiye sahiptir; gerçekte H. ergaster, Afrika'da bulunan H. erectus fosillerine verilen isimdir.
Homo erectus "dik yürüyen insan" anlamına gelir. Evrimciler bu insanları, "erect" (dik) sıfatı ile öncekilerden ayırmak zorunda kalmışlardır. Çünkü eldeki tüm Homo erectus fosilleri, Australopithecus ya da Homo habilis örneğinde görülmediği kadar diktir. Günümüz insanının iskeleti ile Homo erectus iskeleti arasında hiçbir fark yoktur. Bunu gösteren en ünlü örnek, Kenya'daki Turkana Gölü yakınlarında bulunan "Turkana Çocuğu" fosilidir. Bu fosilin sahibinin 12 yaşında bir çocuk olduğu ve büyüdüğü zaman yaklaşık 1.83 m. boyunda olacağı saptanmıştır. Fosilin dik iskelet yapısı günümüz insanınınkinden farksızdır. Amerikalı paleoantropolog Alan Walker, ortalama bir patoloğun bu fosilin iskeletiyle, günümüz insanı iskeletini birbirinden ayırmasının çok güç olduğunu söyler. Walker kafatası için de, "bir Neandertal kafatasına aşırı derecede benzediğini" söylemektedir.16 Neandertaller biraz sonra inceleyeceğimiz gibi günümüz insanının bir ırkıdırlar. Dolayısıyla Homo erectus da yine günümüz insanının bir ırkıdır.
Nitekim Connecticut Üniversitesi'nden Prof. William Laughlin, Eskimolar ve Aleut Adaları insanları üzerinde uzun yıllar anatomik incelemeler yapmış ve bu insanlar ile Homo erectus'un şaşırtıcı derecede birbirlerine benzediklerini görmüştür. Laughlin'in vardığı sonuç, tüm bu ırkların gerçekte Homo sapiens türüne (günümüz insanına) ait farklı ırklar olduğudur:
Hepsi Homo sapiens türüne ait olan Eskimolar ve Avustralya yerlileri gibi uzak gruplar arasındaki büyük farklılıkları dikkate aldığımızda, Homo erectus'un da kendi içinde farklılıklar taşıyan bu türe (Homo sapiens'e) ait olduğu sonucuna varmak çok mantıklıdır. 17
Evrimcilerin Homo erectus'u "ilkel" saymaktaki en önemli dayanakları ise, kafatası hacminin (900-1100 cc.) günümüz insanınınkinin ortalamasından küçüklüğü ve kalın kaş çıkıntılarıdır. Oysa bugün de dünyada Homo erectus'la aynı kafatası hacmi ortalamasında pek çok insan yaşamaktadır (örneğin pigmeler) ve bugün de çeşitli ırklarda kaş çıkıntıları vardır (örneğin Avustralya yerlileri Aborijinler'de). Turkana Çocuğu'nun kafatası yapısının ise bugün Afrika'da halen yaşayan Masai kabilesinin bireylerinin kafatası yapısına çok benzediği tespit edilmiştir.
Kafatası hacmi farklılığının zeka ve beceri yönünden hiçbir fark oluşturmadığı ise bilinen bir gerçektir. Zeka, beynin hacmine göre değil, beynin kendi içindeki organizasyonuna göre değişir.18
Kısacası Walking With Cavemen belgeselinde "ilkel insan" olarak tasvir edilen Homo erectus'un (veya Homo ergaster'in) gerçekte sözde ilkel olduğunu gösteren hiçbir bulgu yoktur. Belgeselde bu insanların ilkel bir konuşmaya sahip oldukları da ileri sürülmüştür; bu da tespit edilmesi hiçbir şekilde mümkün olmayan, hiçbir bilimsel kanıta dayanmayan bir spekülasyondan başka bir şey değildir.
İnsan Irklarındaki Kafatası Farklılıkları
Homo erectus'un yapay bir sınıflama olduğu, Homo erectus kategorisine dahil edilen fosillerin gerçekte Homo sapiens'ten ayrı bir tür sayılacak kadar farklılık taşımadığı, son yıllarda bilim dünyasında giderek daha fazla dile getirilmektedir. En son 2000 yılında düzenlenen ve sonuçları American Scientist dergisinde yayınlanan Senckenberg konferansında, Michigan Üniversitesi'nden Milford Wolpoff, Canberra Üniversitesi'nden Alan Thorne ve meslektaşları "Homo erectus'un bir tür olarak geçerliliği bulunmadığını, tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini" savunmuşlardır. Bu bilim adamlarının vardıkları sonuca göre, "Homo cinsinin tüm üyeleri, 2 milyon yıl öncesinden günümüze kadar, varyasyona oldukça açık ve geniş alanlara yayılmış tek bir tür, yani Homo sapiens türüdür"19
Yani ortada "ilkel insanlardan modern insanlara doğru geçiş" değil, dünyanın farklı bölgelerinde farklı ırklar halinde yaşamış tek bir insan türü (Homo sapiens) vardır.
Bu tek insan türü ile "insanın evrimi" senaryosunda kendisinden önce gelen maymunlar (Australopithecus, Homo habilis) arasında ise büyük bir uçurum vardır.
Dolayısıyla fosil kayıtlarında beliren ilk insanlar, evrim süreci olmadan, aynı anda ve aniden ortaya çıkmışlardır. Bu ise insanın kökeninin "evrim" değil "yaratılış" olduğunu gösteren bir bilimsel kanıttır.

Homo heidelbergensis ve Neandertaller

Neandertal flütü
Neandertal insanları CNNTürk belgeselinde hayal gücü olmayan ilkel maymun-adamlar gibi gösterilse de, kanıtlar bu insanların ileri bir kültüre sahip olduğunu göstermektedir. Neandertallerin müzik yeteneğine sahip oldukları bile kanıtlanmıştır.
Walking With Cavemen belgeseli Homo erectus ve Homo ergaster hakkındaki canlandırmalarından sonra bir kez daha tarih içinde yolculuk yaparak 500 bin yıl öncesine varmaktadır. Bu dönemde ele alınan insan ırkları; Homo heidelbergensis (archaic Homo sapiens olarak da bilinir) ve Neandertallerdir.
Belgeselde Darwinist ön yargılar gereği bu insanlar yine "ilkel insan" olarak tasvir edilmektedir. Oysa ön yargıları bir kenara bırakır ve sadece kanıtları ele alırsak, bu insanları "ilkel" saymak için hiçbir gerekçe olmadığını görürüz.
Bir İnsan Irkı: Neandertal
Neandertaller, sanat ve estetik anlayışı olan, soyu tükenmiş bir insan ırkıdır. Evrimciler yıllar boyunca Neandertalleri insanın maymunsu ataları olarak tanıtmışlar, ancak bu hikayeleri de bilimsel gerçekler ortaya konarak kesin olarak yalanlanmıştır.

Homo heidelbergensis günümüz insanından ancak çok küçük farklılıklarla ayrılır. Hatta bazı araştırmacılar, bu ırkın temsilcilerinin günümüzde hala yaşamakta olduklarını söyleyerek Avustralyalı Aborijin yerlilerini örnek gösterirler. Aborijin yerlileri de aynı bu ırk gibi kalın kaş çıkıntılarına, içeri doğru eğik bir çene yapısına ve biraz daha küçük bir beyin hacmine sahiptirler. Ayrıca çok yakın bir geçmişte Macaristan'da ve İtalya'nın bazı köylerinde bu insanların yaşamış olduklarına dair önemli bulgular elde edilmiştir.


Günümüzde yaşayan bir ırk olan Melanezyalılar, Neandertal insanıyla anatomik açıdan birçok benzerliğe sahiptir.

 
Neandertaller de özgün bir insan ırkıdır. Beyin hacmi ortalamalarının günümüz ortalamasından bile yüksek olduğu bilinmektedir. Bir zamanlar Darwinist ön yargılar sonucunda yarı-maymun yaratıklar olarak gösterilen Neandertaller hakkındaki tüm "ilkellik" iddiaları bir bir çürümüştür. Bu konuda önde gelen bir otorite sayılan New Mexico Üniversitesi'nden paleoantropolog Erik Trinkaus şöyle yazar:
"Neandertal kalıntıları ve günümüz insanı kemikleri arasında yapılan ayrıntılı karşılaştırmalar göstermektedir ki, Neandertallerin anatomisinde ya da hareket, alet kullanımı, zeka seviyesi veya konuşma kabiliyeti gibi özelliklerinde günümüz insanlarından aşağı sayılabilecek hiçbir şey yoktur."20

Kafatası Hacmi Karşılaştırmaları ve Maymunlar ile
İnsanlar Arasındaki Büyük Fark

Darwinistlerin çoğu zaman evrimci bir bakış açısıyla yorumladıkları kafatası hacmi karşılaştırmaları, son veriler ışığında, evrim teorisine darbe olmuştur. 1998 yılında yapılan ve Science dergisinde "Hominid Beyninin Evrimi: Görünüş Aldatıcı Olabilir" başlığıyla yayınlanan bilimsel makalede, önceki yıllarda yapılan kafatası hacmi ölçümlerinde özellikle Australopithecus türlerinin boyutunun yanlış bir teknik nedeniyle abartıldığı ortaya konmuştur. Makalenin yazarı D. Falk, evrimci iddialara da yer vermekle birlikte, 2 milyon yıl kadar önce hominid kafatası boyutunda "dramatik bir yükseliş" olduğunu ve "beyin hacminin neredeyse iki katına çıktığını" yazmak durumunda kalmıştır.21
Evrimci ön yargılar bir kenara bırakılarak düşünüldüğünde, bu bulgunun açık sonucu şudur: Bundan 2 milyon yıl kadar önce, ilk insanlar ortaya çıkmıştır ve bu insanların beyin hacimleri, kendilerinden önce yaşamış maymunlarınkinden iki kat daha büyüktür.
Yani ortada bir "evrim" değil, "aniden ortaya çıkış" durumu vardır.
Evrimcilerin bu konuda malzeme edindikleri en önemli nokta, "erken Homo sapiens" diye adlandırdıkları insanların (Homo ergaster, Homo erectus veya Homo heidelbergensis) kafatası hacimlerinin günümüz ortalamasından daha düşük olmasıdır. Ancak bu durum, söz konusu insanların "ilkel" oldukları anlamına gelmez; çünkü gerçekte günümüz insanının kafatası hacmi de ırklara ve bireylere göre çok büyük farklılıklar içermektedir ve "erken Homo sapiens" örnekleri, günümüz insanının kafatası hacmi yelpazesine kolaylıkla sığmaktadır. Şemada görüldüğü gibi:
Günümüzde yaşayan insanların kafatası hacimlerinin 700 cc'den 2000 cc'ye kadar değiştiği bilinmektedir. Fosil kayıtlarına baktığımızda, insana özgü söz konusu kafatası hacmine sahip olan fosillerin Homo ergaster ile başladığını, Homo erectus ve Homo neanderthalensis'i (Neandertal adamı) içine aldığını görürüz. Daha önceki fosiller (yani Australopithecus ve Homo habilis) ise, açıkça maymunların kafatası hacmine sahiptir. Kafatası hacimlerini gösteren üstteki şema, insanların yeryüzünde aniden ve hiçbir ataları olmadan ortaya çıktıklarını yani yaratıldıklarını bir kez daha göstermektedir.

Erken İnsan Irklarını "İlkel" Göstermenin Yanlışlığı

Tüm bu gerçeklere rağmen Darwinistler, erken Homo ırklarını ilkel saymakta kararlıdırlar; çünkü teorilerinin gereği budur. Bu dogmatik yaklaşım, Walking With Cavemen belgeseline de hakimdir. Belgeselde erken insan ırklarının düzgün konuşamadıkları veya hayal etme yeteneğinden yoksun oldukları iddiası ısrarla vurgulanmaktadır. Ancak bu da tamamen hayal ürünü, hiçbir dayanağı olmayan bir varsayımdan ibarettir.
Belgeselde tasvir edilen tüm diğer "ilkellik" görüntüleri -çiğ et yeme, vahşi davranışlar vs.- tamamen hayalidir. Bu insanların eti pişirmeden yediklerini tespit edebileceğimiz ya da vahşi davrandıklarını gözlemleyebileceğimiz hiçbir kanıt yoktur. Elimizde bu insanların fosilleri vardır ve fosillerden bu tür sonuçlar çıkmamaktadır.
İngiliz yazar Paul Garner, belgeseldeki bu çarpıtmayı şöyle yorumlamaktadır:
(Walking With Cavemen'de) evrimci fikirleri güçlendirmek için insani karakterlere maymun-benzeri davranışlar atfetme yönünde güçlü bir çaba dikkati çekmektedir. Örneğin ergaster insanları, hiç kıyafet giymeyen, pişmemiş et yiyen, maymunsu jestler ve mimikler kullanan yaratıklar olarak gösterilmektedir. Bu hayvansılık vurgusu, özellikle yaşlı erkeğin, rakibiyle dövüşen genci vahşice dövmesi sahnesinde en şiddetli formunu almaktadır. Ergaster'e atfedilen bu hayvansı davranış dayanaksızdır ve program yapımcılarının evrimsel ön yargılarının bir sonucudur. Ergaster'in insani özellikleri (anatomisi ve alet yapımı) kanıta dayanırken (ona atfedilen) maymunsu özellikler spekülatiftir ve kanıtsızlığa dayanmaktadır.
Dahası, Paul Garner'ın vurguladığı gibi, gerçekte Homo erectus'un giysi kullandığına dair dolaylı bir kanıt vardır: Homo erectus fosilleri Almanya, Sibirya ve Dmanisi'de (Karadeniz sahili) bulunmuştur ve kışları hayli soğuk olan bu coğrafyalarda giysisiz insanların yaşamlarını sürdürebilmesi imkansız gözükmektedir.
Kulübe İnşa Eden, Denizcilik Yapan Erectus İnsanı
Araştırmacılar, Olduvai Gorge'da bulunan 1.7 milyon yıllık kulübe kalıntıları için "ancak Homo sapiens" tarafından yapılabilecek kadar kompleks olduklarını söylemektedirler. New Scientist dergisinde "Antik Denizciler: İlk İnsanlar Sandığımızdan Çok Daha Akıllıydılar" başlığıyla yayınlanan bir makaledeyse, 700 bin yıl önce yaşamış Homo erectusların denizcilik yaptıklarına dair kanıtlardan söz edilmiştir.
Bunun yanı sıra erectus/ergaster insanlarının belgeselde iddia edildiğinin aksine; ileri bir zekaya, hayal gücüne ve kültüre sahip olduklarını gösteren çok önemli kanıtlar vardır; ama bunlar, on yıllardır evrimciler tarafından ısrarla göz ardı edilmektedir. Bu kanıtlardan biri, ünlü fosil araştırmacısı Louis Leakey'nin 1970'lerin başında Olduvai Gorge'da bulduğu 1.7 milyon yıllık kulübe kalıntılarıdır.22 Leakey ve diğer araştırmacılar, bu kalıntıların "ancak Homo sapiens" tarafından yapılabilecek kadar kompleks bir kulübeye ait olduğu sonucuna varmışlardır. Homo erectus'u "ilkel" sayan ön yargı bir kenara bırakılırsa, Homo erectus'un da günümüz insanı ile aynı şuur ve zekaya sahip olduğu ve bu kulübenin o dönemde yaşayan insanlar tarafından yapıldığı ortaya çıkar.
Homo erectus hakkındaki bir diğer çarpıcı kanıt, bu insanların denizcilik yaptıklarına işaret eden bulgulardır. New Scientist dergisinde "Ancient mariners: Early humans were much smarter than we suspected" (Antik Denizciler: İlk İnsanlar Sandığımızdan Çok Daha Akıllıydılar) başlığıyla yayınlanan bir makalede, 700 bin yıl önce yaşamış Homo erectusların denizcilik yaptıklarına dair kanıtlardan söz edilmiştir.23
Kulübe inşa eden, denizcilik yapan insanların Walking With Cavemen belgeselinde ilkel maymun-adamlar olarak gösterilmesi ise, bu belgeselde ne kadar büyük bir çarpıtma yapıldığını göstermektedir.
Aynı çarpıtma Neandertaller için de yapılmış ve bu insanlar "hayal etme yeteneğinden yoksun" ilkeller olarak tasvir edilmiştir. Oysa fosil bulguları, Neandertallerin ileri bir kültüre de sahip olduklarını göstermektedir. Bunun en ilginç örneklerinden biri, Neandertal insanları tarafından yapılmış olan fosilleşmiş bir flüttür. Bir ayının uyluk kemiğinden yapılmış olan söz konusu flüt, arkeolog Ivan Turk tarafından 1995 Temmuzu'nda Kuzey Yugoslavya'daki bir mağarada bulunmuştur. Daha sonra da bir müzikolog olan Bob Fink, flütü analiz etmiştir. Fink, karbon testine göre yaşının 43.000 ile 67.000 yıl arasında olduğu düşünülen bu aletin, 4 nota çıkardığını ve flütte yarım tonlar ve tam tonların da olduğunu tespit etmiştir. Bu keşif, Neandertallerin Batı müziğinin temel formu olan yedi nota ölçüsünü kullandıklarını göstermektedir. Flütü inceleyen Fink, "eski flütün üzerindeki ikinci ve üçüncü delikler arasındaki mesafenin, üçüncü ve dördüncü delikler arasındaki mesafenin iki katı" olduğunu belirtmektedir. Bunun anlamı, birinci mesafenin tam notayı, ona komşu olan mesafenin de yarım notayı temsil ettiğidir. "Bu üç nota inkar edilemez bir şekilde diatonik bir ölçekteki gibi ses çıkarır" diyen Fink, Neandertallerin müzik kulağı ve bilgisi olan insanlar olduğunu belirtmektedir.24
Diğer bazı fosil bulguları, Neandertallerin  ölülerini gömdüklerini, hastalarına baktıklarını, kolye ve benzeri takı eşyaları kullandıklarını göstermektedir.25
Öte yandan fosil kazıları sırasında Neandertal insanları tarafından kullanıldığı tespit edilen 30 bin yıllık bir dikiş iğnesi de bulunmuştur. Kemikten yapılmış olan bu iğne son derece düzgündür ve iplik geçirilmesi için açılmış bir deliğe sahiptir.26 Elbette ki dikiş iğnesine ihtiyaç duyacak bir giyim-kuşam kültürüne sahip olan insanların "'ilkel" sayılması mümkün değildir.
Bütün bu bilimsel kanıtlara rağmen Neandertalleri "ilkel" saymakta ısrar eden Walking With Cavemen belgeseli ise, gerçekte bir belgesel değil, aldatmacalara dayalı bir propaganda filminden ibarettir.

Sonuç

CNNTürk, Walking With Cavemen belgeselini yayınlayarak Türk toplumuna "insanın evrimi" iddialarının sözde bilimsel bir gerçek olduğu izlenimini vermek istiyor olabilir. Ancak bu mesaj doğru değildir; çünkü evrim teorisinin tümü gibi "insanın evrimi" teorisi de tam anlamıyla kriz içindedir.
Ve bu durum, teorinin savunucuları tarafından bile itiraf edilmektedir.
İnsanın kökeni konusundaki ünlü yayınlardan biri olan Discovering Archeology dergisinde, derginin editörü Robert Locke tarafından yazılan makalede "insanın atalarını aramak, ışıktan çok ısı veriyor" denmekte ve ünlü evrimci paleoantropolog Tim White'ın şu itirafı aktarılmaktadır: "Bugüne dek cevaplayamadığımız sorulardan dolayı hepimiz hüsrana uğramış durumdayız."27
Sorun, evrim teorisinin tüm iddialarının bilimsel kanıtlarla sürekli ters düşmesidir. Kanıtlar, yeryüzündeki farklı canlı gruplarının -insanlar dahil- hep aniden ve kendi özgün yapılarıyla ortaya çıktıklarını göstermektedir. Bu ise "evrim"e değil, yaratılışa delildir.
Bu nedenledir ki bugün bilim dünyasında, evrim teorisinin dogmatik taraftarları sürekli olarak yaratılış gerçeğini destekleyen kanıtlarla karşılaşmaktadır.
CNNTürk yetkililerinin, bu gerçekleri araştırmaları, Allah'ın yaratmasının delillerini inceleyerek gerçekleri izleyicilerine aktarmaları gerekmektedir. Böylece CNNTürk izleyicileri de, Darwinist propagandalarla aldatılmak yerine, kanıtları objektif olarak inceleme imkanı bulacaklardır.
Söz konusu kanıtları objektif olarak inceleyen herkes, şu açık gerçeği görecektir: Yeryüzünde yaşamın kaynağı rastlantısal, kör bir "evrim süreci" değil, yaratılıştır. Allah tüm canlıları özgün ve mükemmel vücut yapılarıyla ayrı ayrı yaratmıştır.

DİPNOTLAR

1. Phillip E. Johnson, "Mothballed Science, Touchstone Magazine, Aralık 2003 
2. Programme of the day. The Sunday Telegraph TV & Radio 23-29 Mart 2003, s.43 
3. Gee, H., "Return to the planet of the apes," Nature, 412:131-132 (Temmuz 12, 2001) 
4. Marchal, F., "A New Morphometric Analysis of the Hominid Pelvic Bone," Journal of Human Evolution, 38:347-365 (2000)
5. Collard, M., Aiello, L. C., From forelimbs to two legs, Nature, 404:339-340 (Mart 23, 2000)
6. Spoor, F., Wood, B., Zonneveld, F., "Implications of early hominid labyrinth morphology for evolution of human bipedal locomotion," Nature, 369:645-648 (Haziran 23, 1994)
7. http://www.bbc.co.uk/Science/cavemen/chronology/contentpage1.shtml
8. Yorum, Walking With Cavemen Belgeseli 1. bölümde 11. dakikada geçmektedir. Alıntının İngilizce orjinali: "We have never found any fossil evidence of these mysterious apes. Yet we know a few vitalthings about them. We know that like modern apes, they use their hands as well as their feet to move around."
9. Pierre-P Grassé, Evolution of Living Organisms, New York: Academic Press, 1977, s. 103
10. Carl Zimmer, "Great Mysteries of Human Evolution", Discover, Vol. 24, No. 9, Eylül 2003
11. Holly Smith, American Journal of Physical Antropology, Cilt 94, 1994, ss. 307-325
12. Fred Spoor, Bernard Wood, Frans Zonneveld, "Implication of Early Hominid Labyrinth Morphology for Evolution of Human Bipedal Locomotion", Nature, cilt 369, 23 Haziran 1994, s. 645-648
13. Bernard Wood, Mark Collard, "The Human Genus", Science, vol 284, No 5411, 2 Nisan 1999 ss. 65-71
14. http://www.biblicalcreation.org.uk/origins_archaeology/bcs127.html
15. Hawks, J., Hunley, K., Sang-Hee, L., Wolpoff, M., "Population Bottlenecks and Pleistocene Evolution," Journal of Molecular Biology and Evolution, 17(1):2-22 (January, 2000)
16. Boyce Rensberger, The Washington Post, 19 Kasım 1984
17. Marvin Lubenow, Bones of Contention, Grand Rapids, Baker, 1992. s. 136
18. Marvin Lubenow, Bones of Contention, Grand Rapids, Baker, 1992, s. 83
19. Pat Shipman, "Doubting Dmanisi", American Scientist, Kasım - Aralık 2000, s. 491
20. Erik Trinkaus, "Hard Times Among the Neanderthals", Natural History, cilt 87, Aralık 1978, s. 10; R. L. Holloway, "The Neanderthal Brain: What Was Primitive", American Journal of Physical Anthropology Supplement, Cilt 12, 1991, s. 94
21. Falk, D., "Hominid Brain Evolution: Looks Can Be Deceiving," Science, 280:1714 (Haziran 12, 1998)
22. A. J. Kelso, Physical Anthropology, 1.b., 1970, ss. 221; M. D. Leakey, Olduvai Gorge, Cilt 3, Cambridge: Cambridge University Press, 1971, s. 272
23. "Ancient mariners: Early humans were much smarter than we suspected", New Scientist, Mart 14, 1998
24. The AAAS Science News Service, Neandertals Lived Harmoniously, 3 Nisan 1997
25. Ralph Solecki, Shanidar: The First Flower People, Knopf: New York, 1971,sf.196; Paul G. Bahn and Jean Vertut, Images in the Ice, Leichester: Windward, 1988, sf.72
26. D. Johanson, B. Edgar, From Lucy to Language, s. 99, 107
27. Robert Locke, "Family Fights" Discovering Archaeology, Temmuz/Ağustos 1999, ss. 36-39